29/6/2008

Parmaklıklar ardına doğru 3 a.inaler

h1


Günlük , güneşlik bir hava
''Hoş geldiniz''  diyor bize Eskişehir kenti
İniyoruz otobüsten, yürüyoruz elele
Küçük bir köprünün üzerinde durup,
Aşağıda gürül gürül akan,
Kar ve çamur kokan
Porsuk çayını seyrediyoruz
Birde gürül gürül akıyor ki
Son bir kez bakıyoruz ona
Son bir kez faşişt gözlerine
Ve o an
Açlığım geliyor usuma
Son bir kez dilediğimce
Bir şeyler yiyeyim diyorum
Oturuyorum karşına
Bir porsiyon gözbebeği yiyiyorum,
Bir porsiyon dudak,
Bir porsiyonda sen yiyiyorum
Tüm açlığımla
Bir porsiyon N...
İyice doyuyorum açlığa,
İyice doyuyorum sensizliğe
Yürüyoruz biz....
Gidiyor otobüs..

Yol bitiyor
Ama umutlar bitmiyor
Esk..hava üssü kapısındayız, yani nizamiye
Korkunç bir gürültüyle uçaklar inip kalkıyor
Sağımız solumuz silahlı asker
Sen ve ben yalnız ve silahsız..
- Bandırma'dan geldim diyorum nöbetçiye
- O gelmeyen senmisin diyor
- bilmem o gelmeyen herhalde benim diyorum
 Ve bakıyorum gözlerine...
  Çeviriyor telefonu,bir sürü karşılıklı konuşmalar
Havada fantomlar uçuyor, duyulmuyor bazen konuştukları
Bekliyoruz, sıkıyorsun ellerimi sevgiyle
Askerler dolaşıyor elleri tetikte..
- bekleyin diyor nöbetçi, araba bulursak göndereceğiz.
Belki bir saat sürüyor bu bekleyiş, sıkınyı basıyor,
Bir an önce içeri girmek istiyoruz,
Dostlarımıza ,arkadaşlarımıza kavuşmak istiyoruz
öff be ne zormuş tutuklanmayı beklemek..




9


Emin ol sevdiceğim.
Belki içersi dışardanda rahat
 Dostların sevdiklerin arasında
Onlarla birlikte olmak
Ne güven verici bir şey,
ne onur verici sıkıldığımı anlıyor görevli..
 - Acelen ne be kardeşim,
Hiç merak etme içerdende bıkarsın
 Öyle ya biz yeniyiz
Ama içersini çok iyi biliriz
Çünkü biz Nazımın çocuklarıyız
İçerde çok yatmışlığımız var
Dile kolay, tam 35 yıl Özğürlükten yoksun
Ve tüm işkencelerle koyun koyuna..
Rastlantımı ne, bir avukat geliyor nizamiyeye
Altında pırıl pırıl bir otomobil.
Askeri savcılığa gidiyor..
- Alırmısın savcılığa gidiyor diyor, beni gösterip
Alıyor beni yanına ,kurtarıyor daha fazla beklemekten
 - Ne için gidiyorsun diyor orta yaşlı, kıvırcık saçlı avukat
 - Astsubayım , tutuklanmağa gidiyorum..
 - Eminmisin tutuklanacağına..
- Elbette giden dönmedi, hepsi içerde..
Susuyor bakışlar, bir an sessizlik
Ve hüzün kablıyor içersin
i - Bende bir asteğmenin dosyasını incelemeğe gidiyorum diyor..
 Sormuyorum nedenini..
Hava üssünün tertemiz bakımlı yollarında ,
Çam ağaçlarını arasında bir süre gidiyoruz
İki katlı eski bir binanın önünde susuyor motor sesi.
-Savcılık burası diyor.
İndiriyorum bavulları, tutuyorum ellerini,
Hissediyorum sıcaklığını,bakıyorum gözlerine
- Bekle beni dışarda ,sakin girme içeri, sakın girme
Seni çam ağaçları arasında bırakıyorum
Özğürlük çiçekleininm açacağı
Bir bahar sabahı tekrar bulmak umuduyla..

                                                                           10



 Saat 14.30
Savcılığa doğru adımlıyorum adımlarımı
Sivil giysilerle geniş bir salonda
Tıklıyorım kapıyı..tak tak.
- Gir.... diyor tok bir ses
 - Ne bu hal hem geç geliyorsun hemde sivil...
 - Şimdi senin için bir daha mahkeme kurulacak
 - İşlerim bitti anca gelebildim diyorum. hiddetten titreyen dudaklarımla
İnanmıyor kuşkusuz ..
- Bekle dışarda seni çağıracağız diyor.
Bir şeyler söylüyor yanındakine..
Pencere dibinde bir koltuğa otıruyorum.
Çam ağaçları arasındaki binaları seyrediyorum..
- Burası ne diyorum. yanımda dikilen askere
- Misafirhane idi şimdi
Tutukevi diyor , yani hapishane
- Sağdaki 3 nolu ilerdeki 2 nolu...
- Ya bir nolu diyorum çok merak eder gibi..
 - O pistin karşısında diyor esas hapishane..
Beyaz saray derler oraya, ama sizi oraya vermezler..
Baktımda bizimki oldukça güzel bir yerde
Çamlar arasında ,önünde boş bir havuz,
Tel örgülere yakın bir voleybol sahası
Arkada upuzun bir demir yolu..
Yeşermeğa başlayan çimlerse
Adeta baharın müjdecisi
Binaysa eski osmanlı konağı gibi
Yalnız..gözlerimiz..
 Eli silahlı nöbetçileri görmezse

                                                        11





Biraz sonra açılan kapıdan
Tutukluların dışarıya çıktığını görüyorum
 Güneşlesin onları güneş diye
Mis gibi bahar kokusu girsin ciğerlerine diye
Bir anda doluyor bahçe
Çamlar arasında yürüyen, konuşan tutuklularla
Bakıyorumda sevdiceğim, hepsi tanıdık, hepsi bizden
Emin ol sende tanırsın çoğunu
Ya Bandırma sokaklarından,
 Ya lise yolunda bir bakış atmıştır genç olanları
Ya da dört yoldaki köşe başından..
Belkide bir benim gibi koşmuştur peşinden..
Bir şeyler anlatıyor anlatıyorlarla,
Yürürken hızlı adımlarla
Hava açık ve berrak ...ama serin
Nöbetçi askerler seyrediyor onları,
Kimbilir gönülleri hangi yerde..
Memleketi, karısı, çocuğu..
ve de ana baba özlemi.
Ya da bırakıp geldiği sözlü, ya da sevgili...
İçim burkulyor bir an bunlar geçince aklımdan
Bir hüzün kaplıyor her yanımı..
Ama yinede mutlu olmam gerek diyorum
Arkadaşlarıma kavuştuğum için..
Onları yalnız bırakmadığım için..

                                                          12


 Saat 15.30
Yanımda bir görevli
Giriyorum mahkeme salonuna
Üç yargıç karşımda, birde yanda savcı
Dikiliyorum sanık kürsüsünde
-Oturun diyor.ortadaki başyargıç
 Oturuyorum sanık sandalyesine
Ve karşımda ürpererek okuduğum bir yazı
''Adalet mülkün temelidir'' diye
 Bir an gülmek geliyor içimden.
Daktilo katibide geçince yerine
 Hazır oluyor devletin yargılama organı
İlk an, yalnızlığımı hissediyorum
Üzülüyorum dışarıda bıraktığıma seni
Seni görmek umuduyla gözlerim kaçıyor pencereye
Çam ağaçları arasında gülümsüyor bakışların
Koşup geliyorsun yanıma, tutuyorsun ellerimi
Sıkıyorsun büyük bir sevgiyle
Anlıyorum ki artık yalnız değilim ben
Gözlerin var gözlerimde, sıcaklığın var ellerimde
Korku,endişe defolup gidiyor yanımızdan
Sen ve ben..
Öff.. be ne çok seviyormuşum seni ben..
Bir de kavgamı..

                                                                    13


 -Adın.. diyor yargıç
 -Abdullah...
Tak tak deyip yazıyor daktilo
 -Soyadın
- İnaler
- İnanır.!
- Heceliyorum soyadımı..
yaşamım boyunca başkalarına defalarca hecelediğim soyadımı
 - Ana adın
- Hayriye..
- Baba adın
 - Abdullah mı ..!
- Evet abdullah oğlu abdullah
Abdullah oğlu Abdullah bu cevabın ardından her soranın kafasında hemen bir soru işareti, merak duygusu uyanıyor.
Neden başka isim mi yokmuş...da baba oğluna kendi ismini koymuş..
Bende hemen açıklarım...
Bende evvel doğan 3 kardeşim yaşamamış..bana yaşasın, onlar gibi ölmeyeyim diye babamın ismini koymuşlar,
Ve birde bebekken köyün birine götürüp,
bir hocaya kızgın şişle göbeğimi 3 yerinden dağlatmışlar
Hala bu 3 şişin izi karnımda duruyor.


                                                                           14



 Ve devam ediyor künye sorgum..
 -Bak ..diyor yargıç övgü dolu mana içeren bir ses tonuyla..
- Buradaki ifadende dürüst konuşmussun,
- Buradaki tüm bildiklerini söylersin - ...
Evet diyorum içimden dürüst konuşurum dürüstlere karşı.
- 14-15 ocak 1975 tarihinde 2 gün mesaiye gitmemişsin,
- Niçin gitmedin.?
 -Bize verilen yan ödemeler ve iş riski tazminatlarında yaratılan haksızlıklar nedeniyle moralim çok bozuldu ...
 - Onun içinmesaiye gitmedim
- Bandırma Astb. gazinosunda 13 0cak 1975 tarihinde toplantı yapılmış
 - Haberin varmı, ordamıydın.?
- Hayır haberim yoktu.
- Hiç duymadın mı..
- Hayır şimdi sizden duyuyorum..
 - Yalan söylüyorsun..
 -Evde kaldığın arkadaşlarınla mesaiye gitmeme konusunda karar almışsınız.
- Arkadaşınızın ifadesi öyle..
- İçimden Ya Kotev (Mehmet) ya da kel Talat dedim acaba hangisi sattı bizi..
 -Evdeki arkadaşlarla o gün görüşmedim, onları hiç görmedim..savcı
- Ama o konuşmuş o öyle diyor.
 - Ben öyle bir konuşma hatırlamıyorum.
- Peki nasıl bir konuşma hatırlıyorsun
Ağzımda laf almağa çalışıyorlar, açık vermemem lazım diyorum içimden..
 - Birkaç gün önce görüşmemizde maç hakkında konuşmuştuk..
 - Konu dışına çıkma diyor savcı.

                                                                          15


Buradaki vereceğimiz ifadeler yapılan boykotun ceza kapsamı için çok önemli,
Bireysel suç işlediğimizi kanıtlarsak disiplin cezası alacağız, 2 günlük mesaiye gitmemem toplumsal bir eyleme girerse sözleşerek firar, isyan, başkaldırı gibi suçlamaların cezası en az bir yıl hapis ve de ordudan ihraç.
Kısacası söylediklerime inanmıyorlar, zaten bu yargılamaya inanan kim. haklı olduğumuza biz ne kadar inansakta, verilen emir gereği,
 Bir kaç suçlu bulunup, ipi çekilecek..
Toplumu bu duruma getiren bu yasaları hep kendi lehine yapan, insanların emeğini sömürenlerin hiç mi suçu yok...
Hak böyle aranmaz diyor askeri savcı herşeyin bir yasal yönü var..
Gözlerim sende Onların gözleride bende
Kimbilir nasıl, hangi gözle görüyorlar
Karşımdaki yargı heyeti beni
Öyle merak ediyorum ki...
Sağdaki hiç konuşmayan
Sarışın genç yargıça dikkatle bakıyorum
İzliyor bizi yabancı gözlerle
Suskunluğu bir yerlere götürmüş onu
Sanki başka dünyalarda
Hiç te yabancı gelmiyor
Acaba tanıyormuyum bir yerlerden
 Acaba nereden..
Düşünüyorum düşüncelerimden çıkarıp seni
Ama olmuyor, bulamıyorum nereden
Kuşkusuz yeni mezunlardan bir Ast.tğmen..
 O da bizim gibi iplari yukarıda olan
Düzenin bir kuklası

                                                         16


Saat 16.07
- çıkınız diyor yargıç sert bir sesle
Kuşkusuz çok kızmış
Çıkıyorum dışarı, bende kızgın
 -Yak kardeşim diyor yanımdaki görevli, uzatıyor paketi..
Yakıyoruz karşılıklı bir sigara.
Haklı görüyorum bir an onları
Onlarında koruması gerek içinde yaşadığı sınıfı
Yasaları öyle yapmışlar
Onlarada uygulamak kalıyor
Yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor
Sonra havaya üflediğim sigara dumanlarıyla birlikte
 O tebessümde, umutlarım gibi kaybolup gidiyor..

                                                                           17




Oh be.. ne kadarda bunaltıcıymış içersi..
Diyorum bir ana dışarı atınca kendimi,
Yanımdan ayrılmayan bekçimle
Vakitte epey geç olmuş..
Ne kadarda güzel geliyor mis gibi çam kokan hava
 ne güzel dolduruyor insanın ziftlenmiş ciğerlerini
Bir an seninle hissediyorum kendimi
Bir an bandırmanın yokuşlu sokakları geliyor aklıma
Caddeler ne kadarda hareketli
Bak bak..köşe başları yine aşıklarca tutulmuş
Öyle ya lise dağılıyor
Ve bir öğrenci selidir akıyor
Kentin sokakları cıvıl cıvıl
Dalıyorum sokaklar arasına dalgın bakışlarla
Birazda üşümek geliyor içime..
Isıt beni...
Sokakta bakıyorum herkes tanıdık
İşte kürt müjdat..elinde kitaplar
- Merhaba diyor..
işte sarı Engin elinde kitaplar..
Dalmış görmüyor bile.
Tüm tanıdık dostları görüyorum..
Selamm.selam diyorum..
Tatar sevgiyi görüyorum..
 Kasıntı Burjuva sevimi...
içinde erkek özlemi alev alev yanan
Tombişim Reyoşu görüyorum.
Ve seni görüyorum...
 Gözlerini arıyor gözbebeklerim.
 Elinde kitaplar
Yanında sempatizan gencecik çocuklar.
İçin için yana özlemi,sevgiyi görüyorum.
Bakışların kurşunluyor yüreğimi
Obüsten fırlayan alev gibi
Yakıyorsun her yanımı.
 - Merhaba netya diyorum, gülüceklerin içime işliyor..
 - Merhaba diyorsun
Bir bakış, bir bakış daha yürüyüp
Kaybolup gidiyorsun her gün ki gibi...
Sallana sallana çıktığın yokuşlu sokağın ardında..
Son bir kez bakmadan ardına
 O eski binanın alt katındaki evine.

                                                                    18

 Mahkeme salonunun kapısı üstündeki zil..
Zırr zırr diye çalıyor..
 Duyuyorum ta Bandırmalarda...
Saat 16.15
- Gel diyor görevli çağırıyorlar. tak takk.. açıyoruz kapıyı giriyoruz içeri..
- Otur diyor .. baş yargıç.. oturuyorum.. ....... .......
- Karar diyor yargıç..
 Dürtüyor,
 - Ayağa kalk diyor görevli
Ayağa kalkıyorum..gözlerim kısılmış
Su verilmiş çelik gibi bedenim
Ortadaki yargıç namaz selamı gibi Bir sağa bir sola fısıldadıktan sonra
-Yaz diyor hakim katibe...
- Sanık a. inaler..
Türk ceza kanunun... maddesi... fıkrasına göre sözleşerek toplu firar suçundan, aleyhinizdeki yeterli kanıtların bulunmasına kadar tutuklanmanıza mahkememizce oy birliğiyle kara verildi. - Götürün.. İyi ki kalem kırılmadı diyorum içimde.
Bir mayıs sabahında kırıldığı gibi.


                                                              19 




            
Artık yasal yönden resmen tutukluyum
 Koptum artı yüm dış dünyadan
Ve tüm sevdiklerimden.
 - Gidelim diyor yanımdaki görevli üzgün bir sesle
 - Geçmiş olsun..
-Sağol, teşekkürler sözcükleri çıkyor dudaklarımdan
- 2 ve 3 de yer yok diye sesleniyor savcı..1 noluya götürün..
Çıkıyoruz bahçeye ağır adımlarla
Çam ağaçları arasında
Yeni yeşermeğe başlamış çimleri çiğneyerek
Sessizce yürüyoruz,
Gökteki bulutların telaşı yok bizde
Bir ana seni görüyorum
 Kıpır kıpır oynaşan çam ağacı dalları arasında
El sallıyorsun Seninleyim der gibi..
Önce 2 nolu tutukevine gidiyoruz
Bir vasıta bulup buradan tam karşıdaki bir noluya gideceğiz
Elimde valiz bekliyoruz '2 nolunun kapısında Fikreti görüyorum
- Oo.. hoş geldin arkadaşım..geçmiş olsun
 - Hoş bulduk Fikret, sağol..sarılıp öpüşüyoruz..
- Nasılsın iyisin ya..
 - İyilik bende anca gelebldim..sanada geçmiş olsun..
- ha diyorum unutmadan, bandırmadan sana bir paket var..
Valizi açıp içinde kitapların bol olduğu bir paketi çıkarıp veriyorum.
 - Beni 1 noluya gönderiyorlar diyor..oraya gideceğim..
- Beni de diyorum..
- Yok yok diyor kanımca sen burada benim yerimde kalacaksın
 - Sürgüne gidiyorum anlaşılan..
- Sen 2 noludami kalıyorsun..
- Hayır 3 .de, 1 nolu hakiki hapishane, beyaz saray derler oraya.
 - Yani beyaz saraya Az sonra gelen bir araçla Dz. asb.Fikret Yuğaç beyaz saraya doğru yola çıkıyor.
- Hadi tekrar geçmiş olsun görüşmek üzere..diyor. - hoşçakal...
 - hadi güle güle...
                                                                20


Saat 16.40
25 şubat 1975 3.nolu tutuk evinin önündeyim
. Eski 2 katlı askeri bir bina
Ve ben ömrümde ilk defa hapishaneye giriyorum
 İlk defa içimde tarifsiz duygular
Ama zerre kadar üzüntü yok
Yepyeni bir yaşam şekli hoş geldin diyor bana.
Önce dış kapı, eli silahlı bir asker..
Ardından bir kapı daha
 Sonra demir parmaklı bir kapı daha, görevli
- Giden arkadaşın yatağında yatacaksın diyor..
 - Seni o odaya verdiler
 Bir kapı daha
Ve ardında onlarca tanıdık sima ve hoş geldin sesleri..
Defalarca geçmiş olsunlar..
 Bir dost kapıyor elimdeki valizi,
Ben şaşkın ördek gibi
 Nere çekerlerse oraya gidiyorum,
Sarılmalar öpüşmeler..
- Gel diyor bizim odada kalacaksın..
Yürüyorum ardı sıra, tırmanıyoruz 2.kat merdivenleri
 Önce on metrelik bir koridordayız
Sağda sol eski boş dolaplar.
Yöneliyoruz soldaki koğuşa
İkili ranzalarla dolu
İçerde ağır bir hava ve bir de koku..
Dışardaki havadan asırlar boyu uzak sanki
Belki bir ben duyuyorum bu ağır havayı
Arkadaşların tutsaklık kokusunu

                                                           21


Duvarlar
Özğürlüğü tutsaklayan, boğan duvarlar
Maviliği kirlere bürünmüş
Gökyüzünü yaşatıyor yatanlara..
 Ve o duvarlarda
Elbiseler, gömlekler, şapkalar asılı
 Birde kadınlar
Birbirinden güzel kadınlar
Kimi çıplak ,kimi şehvetli ve şuh
Kadına Bir çift kadın bacağına özlem duyan
Bu tutsaklara alay edercesine
Kahredici, baştan çıkarıcı bakışlarla bakıyorlar.
Ve belki bu bakışlar
Bu anda belki bir sifonun çekilmesiyle
Rahatlatıyor gergin bedenleri..

                                                                     22 


-Bandırmadan haber diyorlar, anlat ne var ne yok..
Önce oturaklı Asb. Mehmete dönüyorum,koğuş arkadaşım
-Bol bol selam var diyorum, hepsi iyiler
 - Uçaklar uçuyor göreve devam..merak etmeyin
Sevdiklerini , özlediklerini soruyorlar.
Bense selamları var diyorum, ziyarete gelecekler diyorum
 - İyi haberlerinizi bekliyorlar.
Ve gecelerimi, gündüzlerimi
 Umutlarımı paylaşacağım
 Yatağımı gösteryorlar bana 2 nolu tutuk evinin 2 nolu odasının 10. tutuklusu oluyorum, Yeri ranzanın üstü, bakıyorum yastık yok, Güvenle başımı yaslıyacağım
 Dertlerimi dökeceğim...
Eee geç gelirsen öyle olur..
- Zaten çoğunda da yok..
- Getirecekler diyor arkadaş..
Bende insanı kaşım kaşım kaşındıran
O yün battaniyeyi katlayıp yastık yapıyorum..
- Atıyorum valizi üzerine..
Salonda eski püskü dolapları en iyisini gösterip..
 - Buraya da elbiselerini koyarsın diyor arkadaş.
Yürüyoruz salonda yanimda mehmet asb.
 Burası gazino diyor, yemek vaktide yemekhane
Ortada eski birkaç masa,sandalye..
İkide penceresi var üzeri tahtayla çivilenmiş
Gün ışığı süzülüyor aralardan gıdım gıdım
Acaba burası daha önce neydi buralarda katırda yook ki ahır olsun.
Tam karşıda üstüste iki masa üstüne bir televizyon
Hiç yakışmıyor buraya, biraz lüks.
Ve hiç yakışmıyoruz buraya
Yakıştıranlar utansın.

                                                                                          23


Salon kalabalık
Volta vakti..
 Denizci Mahmutu görüyorum voltalıyor,
Yogi Atillayı görüyorum,
 Elinde tespih Birde bıyık bırakmış..
Gülmek geliyor içimden her nedense
Ayni filimlerdeki gibi.
 Hızlı adımlarla voltalamalar
 On beş metrelik salonda 50-60 kişi İleri geri gidip geliyorlar.
Bu adımlar zamandan mı yoksa
Onlardan mı bir şeyler götürüyor..
Düşünüyorum..
Karıştıkça aralarına
Kimi pencereden dışarsını syrediyor,
Kimi elindekitap, kimi bir şeyler yazıyor
Kimide bir masanın etrafında al papazı ver kızı...
Bir sıkıntıdır basıyor içimi..
Yaklaşıyorum pencere dibine 
Ellerimi dayıyorum kalorifer sıcaklığına
Bir an buz gibi odamdaki
Isıtmağa çalıştığım yatağım geliyor aklıma..
Nihayet sıcak bir yer diyorum.. hemde sıcacık Artık üşümüyeceğim..

                                                                                             Abdullah İnaler
                                                                            Mart.1975  2.nolu ask.tutukevi
                                                                                                 Eskişehir




Askeri 2.nolu Tutukevinin 10 kişilik odasının
 üst kattaki yatağımda karaladığım bir şiirlerden ikisi....

DAĞLAR TAŞLAR..

Aramızda
 Dağlar taşlar değil sevdiğim
İnsanlar var insanlar
O iyi insanlar O kötü insanlar
Tanıdığın, sevdiğin Uğruna savaştığın,
Hakkını aradığın
 İnsanlar vari İnsanlar..

                              a.inaler

 ÖZLEM

 Senin ismin
 Gecenin karanlığına
 Yalnızlığımla kulaklarımda çınlıyor
 hafiften horlama sesleri kaplamış koğuşu
Birde insan kokusu, sigara kokusu
Bir tutuklu oturmuş masa başına
Elinde kalem karalıyor bir şeyler
Düşünüyor dakikalarca..
Rengi soluk düşüncelerin boyunduruğunda.
Bize gün ışığı saçan pencere simsiyah şimdi
Uçak sesleri yırtmıyor artık günün sessiliğini
 Salt devriye gezen askerin postal sesleri
Tırmalıyor kulakları.
Sağa dönüyorum,sola dönüyorum
Bir türlü uyku tutmuyor düşüncelerim
Seni düşünüyorum..
Okuyorum yazmış olduğun mektubu..
Bu belki kaçıncı bilmem
İsmin mühürleniyor dudaklarıma
Duvardaki bir resme bakıyorum..
 Bakışları senin bakışların,
Gülüşü senin
Özlem gideriyorn gecenin 3.de
 Ben..
Seni ne çok seviyormuşum..
Bir bilsen...

                         Abdullah İnaler
                    05.04.1975 E.A.T.E


ESMAR DEVRİMCİ KIZIM


Esmer devrimci kızım Ezikliğini duydum bu akşam Seni yitirmişliğimin, Yüceliğine eriştim bu mevsim Sende sevmişliğimin Sevdim seni En kızılıyla sevilerimin Özğürlüğüm, açlığım, yarınım Herşeyim benim Seviyorum seni Esmer devrimci kızım benim. a.inaler 19.12.1977 Devamı var..

                                              devamı var.

15/2/2008

Yolcu 6 a.inaler

h1


İşçi yorgun
İşçi yitik
Anası ağlamış  gün boyu
Çamur yollarda çalışmaktan
Gözlerinin altı çökmüş açlıktan
Elleri, suratı kupkuru
Artık bitmek üzere
Yıllar yılı bel bağladığı umudu
Bir parça ekmek ve sıcacık bir ev
Ve çeviriyor başını tanrıdan
Artık kırgın ona
Artık kırgın ve öfkeli bu düzene

Ama
Umut bu ya
Bir damlacık kalmış içinde
Bizi böyle el ele görünce
Yüzünde beliriyor bir gülümseme
Gelip oturuyor tedirgin bakışlarla
En arkadaki yırtık bir koltuğa

- merhaba arkadaşım diyor, genç kız
hoş geldin gel otur ön sıraya
Utanıyor çekiniyor
Esmer gün yanığı tenli arkadaş
Yırtılmış papuçlarıyla
çamurlarıyla yürüyor ön sıraya
Buluyor gerçek nasırlı eller yerini
- merhaba arkadaş diyorum
sende sevdiceğim
 - merhaba yoldaş diyorsun.
- merhaba evlat diyor ak saçlı baba
- merhaba kardeş diyor çocuklu kadın
Hoş geldin aramıza
Sayılıp değerinin olduğu dünyamıza
Otur diyorum arkadaş, rahat otur sıkılmadan
Çamurlu toprağınla, açlığınla
Gel otur soluk renginle,
yırtık giysilerinle gel otur
çoluk çocuğunu, tüm köyünü getir
Bak biz gidiyoruz
Doldukça doluyor otobüs
Gittikçe doluyor..
Ve gidiyor açık artık yolumuz.

Otobüs gidiyor
Benim ineceğim kente doğru
Ben ineceğim ama
O boyalı gözlü, tombul yüzlü
Burjuva kadında inecek
Sen devam edeceksin sevdiğim
O arkadaki genç kızda
İşçisi, köylüsü hepsi devam edecek
Artık bu otobüs geri dönmeyecek
Ve o burjuva kadın yalnız kalacak
Eriyip gidecek kaybolacak..

Geldik artık sevdiğim, iniyorum ben
İniyorum, çünkü bu yolun kurbanıyım
Biliyorsun
Birşeyler yitirmeden elde etmek çok zor
Siz yürüyün arkadaşlarım
Özğürlük mutluluk yolunda
Şimdi ben içerdeki arkadaşlarımın yanına gidiyorum
Hani parmaklıklar ardında  o çoğaldığımız yere.
Ama bir gün gelecek orayada sığmayacağız
Öyle bir çoğalacağız ki...
O parmaklıkları, faşist italyan yasalarını
Parça parça edeceğiz
Parça parça arkadaşım.

Biliyorum
Biliyorum sevdiceğim
Özğürlüğün son günü bugün
Seni sevdiğime ne denli eminsem
Tutuklanacağıma
Parmaklıklar ardına düşeceğimi
O denli eminim..

İşte bak  gidiyorum
hemde kendi ayaklarımla
Yanımda ne bir polis
Ne de eli silahlı bie asker var
Ne ellerimde zincir, ne ayaklarımda pranga
Öyle ya kaçmak yok kavgamızdan
Yürüyorum..
Yürüyorum Eskişehir'in buzlu sokaklarında
Özğürlüğün son yudumcuklarını kokluyorum
Eğiliyorum köprünün üzerinde
Seyrediyorum gürül gürül akan
Çamur kokan porsuk çayını
Bir de güzel akıyor ki,
Bir de güzel....

Otobüs gidiyor
Otobüsler gidiyor
Bir daha, bir daha ardından
Ve kalbim onların yanında
Sende sevdiceğim
İçimde, ruhumda
Öyle  bir yer tutmuşsun ki
Hiç silinmeyecek
Sabıka defterindeki adım gibi...

                                                                devamı var.

14/2/2008

Yolcu 5 a.inaler

h1

Sevgiliye..

Genç kız yine arkalarda
Yineliyor o sevecen bakışlarını
Elindeki kitaptan zorlada olsa bana
bense utanıyorum ona bakmağa
Oysa
O değin arıyorumki o bakışları gözlerimde
Oysa o değin özlem duyuyorumki
O bakışlara
Onda gördüğüm özlemime
Ve sonsuz sevgime

Karlı tepeleri aşıyoruz
Yağmurlu yüklü bulutları altında
Ve yol kenarındaki köylerimizi seyrediyoruz
Yirminci yüzyılın Türkiyesinde kendimizden utanarak
Son model bir 302
Bir at arabasının yanından şimşek gibi geçiyor
Tekerleklerinden fırlayan çamurlar
Gaz'te  gaz'te diye bağıran
Eski yamalı giysiler içindeki
Çocuklar üstüne desenler çiziyor
koşuyor çocuklar yolda
Yırtık pabuçlar çamur içinde
ve gazeteler uçuşuyor havada
Çocuklar koşuyor ardından
Kavuşuyorlar birbirlerine
Yeni yeşermeğe başlamışbir ağaç dibinde
Çamurlar içinde.......
ah ..diyorum kendi kendime
Niçin köylerimiz hala
Bir taş, bir toprak yığını hala
Bu memleketin gerçek sahipleri
Niçin böyle yaşar
Niçin yaşar herşeyden yoksun
Niçin en çok ezilir
Niçin bu çocuklar gaz'te gaz'te diye bağırır
Niçin...?   Niçin..?
Ben anladım ama
ah.. birde sen anlayabilsen sevdiceğim.
Birde sen anlıyabilsen...


Genç kız yine bakıyor
Çünkü ona artık niye baktığımı biliyor
Ve bakıyoruz ayni yöne
Köylerimize, köylülerimize
Fabrikalarımıza, işçilerimize
ve içinde ezilerek, sömürülerek yaşadığımız ülkemize
fabrikada, maden ocağında, pamuk tarlalarında
El eleyiz artık..
Sen ve ben sevdiceğim
Bakıyoruz ayni yöne, bitimsiz bir sevgiyle

- Bir yolcu daha var diyor
Artık bizim emekçi muavin
Çünkü o da bizimle..
Kara yollarında çalışan bir işçi,
Sessizce biniyor otobüse
Unutmuşlar onu bu çamur yolda
Nereye gideceğini bilmiyor sanki
Kuşkusuz bir yol arıyor
Çıkışsız bir labirentin içinde
Ama artık oda bu otobüste
Genç kız gel diyor ona
Sende gel diyorsun sevdiğim..bizimle
Bende gel emekçim diyorum.
İhtiyar baba.
- yürü be evlat diyor
gel artık ..ol bizimle..

26/1/2008

Yolcu..2 a.inaler İst.

h1

Ve gitmek

Zamanı geliyor artık bu kent'ten

Otobüs çalışıyor

Şöfer bağırıyor kalın sesiyle

-Yolcular tamam mı..?

-Tamam diyor, muavin külhan bir sesle

Kımıldıyoruz yavaştan

Ve dönmeğe başlıyor tekerlekler

 

Koltukların yarısı boş,

Önüm boş, yanım boş

Orta yaşlı bir kadın sağ ön tarafta

Yanında ufacık sevecen bakışlı bir çocuk

Oturuyor sessizce.

Birde çok görkemli bir kadın

Kuşkusuz burjuva

Oturuyor ardımda, hemde kasıla kasıla..

İki de güzel kız arkalarda

Yüzlerini zor görüyorum geriye baktıkça

Çatışıyor bazen bakışlarımız

Ama

Hemen kaçıyor birbirinden

Bu yasak çatışmalarımız.


 

                4

 

Büyükçe güzel olanı

pencere dibinde oturuyor

ara sıra kaçak bakışlarla

okuduğum gazeteye bakıyor

bende ona bakıyorum

bakarkende utanıyorum.

O güzel genç bir kız

Bense cezaevine giden suçlu bir suçsuz,

Yineliyorum bakışlarımı ona,

elinde ki küçük bir kitaba

''Bekir Yıldız'dan bir öykü''

Bu dünyadan bir atlı geçti.

Kuşkusuz o da bizden

Çünkü ayni bakıyor bakışlarımız

O da hissediyor benim onunla olduğumu

Gidip konuşmak istemi geliyor onunla bir şeyler

Kadın erkek ilişkilerinden uzak..

Başkaca bir şeyler anlatmak istiyorum

Kavgamızı, davamızı anlatmak istiyorum

Ve seni ne değin sevdiğimi

Seni anlatmak istiyorum,

Seni anlatmak, ama utanıyorum

İyice pencerenin dibine sokulup

İyice sana sarılıyorum

Ve seni yaşlı gözlerle bıraktığım ağacı anımsıyorum

Gözyaşlarımızla yeşerecek

O umut, o özğürlük

                O mutluluk ağacını.


                                  5

 

Otobüs gidiyor..

Yeşiller içinde yatan tarihi bir kente doğru,

Uludağın bembeyaz olmuş zirvesi

Maviliklerde kaybolup gidiyor

Geri dönüp o kıza bakmak geliyor içimden

Ve bakıyorum

O da bakıyor

Arkadaki boyalı burjuva bakışlarda ortak oluyor

Tedirgin oluyorum bu bakışlardan

Ve çeviriyorum bakışlarımı sana

........

Gözlerin gün batımı

Yağmur mu yağıyor ne..!.

 

 

Emin ol sevdiceğim

Seninle dolu olduğum günlerde bile

Hiç seninle olmamıştım böyle

Hiç dolmamıştım seninle, sonsuz sevgiyle

Herşeyde seni görmek

Otobüsün içinde uçuşan notacıklarda seni hissetmek

Duygusallıkta olsa ,o kadar tatlı bir şey ki

Tarifsiz anlatamam.


                                                                    devamı var..

24/1/2008

Yolcu.. 1 a.inaler

h1

Sevdama,   Sevdalı yıllardan uzun bir şiir...





Sabah

Geçen sabah ki gibi

Hiçbir ayrıcalığı yok sanki, dünden

Herkes kalkmış işine gidiyor,

benimse  hiç acelem yok.

Giyindi dostlarım

Bense hala büzülmüş yatıyorum yatağımda

Ve uykuya akıyor gözlerim

Önce Ahmet geliyor yanıma

öpüyor beni sıcak

Sonra talat, sonra memed

Acımsı bakışlar hissediyorum yüzümde

Ağlamaklı oluyor gözlerim.

 

-Haydi güle güle,

 Haydi güle güle  diyorlar.

 Gidince yazarsın bize...

 

Kapının gürültüsüyle birlikte,

Ayak sesleri alıp götürüyor onları

Ve yavaş yavaş yitiriyor,

tozlu merdivenlerdeki gürültü kendini.


                            1

 

Kentimi, insanlarını ve dostlarımı

Ne zaman görürüm, artık bilemiyorum,

Çünkü bu kent'ten artık gidiyorum

Önümde dopdolu bir valiz, içimde bir eziklik

bir de tarifsiz bir sevinç,

Gidipte dönmeyen arkadaşlarıma kavuşma sevinci

Belki dönerim

Öyle ya..

Belki dönemem bunu biliyorum

Belki kentimin sokaklarını son kez çiğniyorum.

Ama umut bu ya peynir ekmek gibi tükenmez

Geleceğim, geleceğiz,

Sevdiklerim,sevdiklerimiz ve kavgamız için

Geleceğiz sevgilim....

Biliyormusun sevgilim

Zamanı durdurmak, nokta koymak geliyor içimden

seninle olmak için sonsuza değin,


                               2



 

Saat. 08.15

Biliyorum

Şu anda yürüyorsun bensiz

ve beni görmüyorsun son bir kez

Bir zaman akım seyrediyorum ardından seni

Üzerinde

hala o üç senelik yeşil palto

Saçlarını sarmış  siyah bir atkı

boynun öne düşmüş..üşüyormusun ne.!

Yürüyüşünse bir cenaze, bense tabuttaki ölü..

Götürüyorsun beni, umutların yitik

içinde sonsuz bir hüzünle

Es...as..cezaevine...


 
Yavaş yavaş akşam kızıllığında

Kızıllığa bulanmış dağların ardında

Kaybolmağa başladığı gibi güneşin,

Sende...

Caddelerde çoğalmağa başlıyan

Öğrenci arkadaşlarının, işçi kardeşlerinin

arasına karışıp kayboluyorsun

Ve artık göremiyorum seni

Kalbimin derinliklerine dalıp gidiyorsun.


                                                                      Devamı var..


27/11/2006

İsmet Nadir ATASOY. a.inaler

h1

!970 yıllarının Eylül'ünde Konyada kalmakta olduğum lojmanlardaki misafirhaneden eve taşınmağa karar vermiştim. o yıllarda beraber kaldığı bekar evlerinde seyhan arkadaşla birlikte, bana bir oda ayıran ve beni ev arkadaşlığına davet eden genç ve yakışıklı, ince, nazik, dostluk yanlısı, ilerici, hümanist edebiyat, müzik ve sanat tutkunu bir arkadaş vardı.. işte o arkadaş, sevgili dost İsmet nadir Atasoy'du..

Bir yıla yakın beraber oturduk, konyanın soğuk kış gecelerinde, akşam muhabbetlerinde, benim gitarıma o da gitarıyla, tatlı muhabbetiyle eşlik etmeğe çalışıyordu. hatırladığım, sevdamın üzerime çöktüğü o yıllarda ben sevda şiirleri yazıp bunları nota üzerine dökmeğe çalışırken, o bol bol kitap okurdu. birbirimize yol, yoldaş olduğumuz yıllardı.

Önce ona bir kurs çıktı ayrıldı, sanırım Isparta, sonra da bana çıktı.  Ankara.

   Yıllar hepimiz bir tarafa savurup attı, sadece anılarda bir isim, albümlerde bir resim olarak kaldı o yaşadığımız güzel günler.

Yıllar sonra koop.evimizin kura çekilişinde bakışlarımız birbirini tanıdı, yani yaklaşık 18 yıl sonra, artık İsmet nadir Atasoy.. benim dairenin üstündeki dairenin sahibi, üst kat komşusu idi..

Eskişehirde  oturuyordu, emekli olmuştu, ev dolayısıyla ilişkimiz devam etti. ama edebiyat çalışmaları konusundaki başarılarından, başarılı çalışmalarından hiç haberim olmadı. mütavaziliğinden dolayı mı nedir hiç bahsetmedi..ta ki eve internet girene kadar.

Bazen google'a eski arkadaşların isimlerini girerim, eski halk evlerinde çalışma yapan ne edebiyatçılar, ne şairler, ne tiyatrocular vardı o günlerin anılarında kalan, çoğunuda bulamadım.

 ve birgün İsmet nadir Atasoy ismini girince bir dolu sayfa çıktı onunla ilgili..Edebiyat dünyamızda yaptığı seçkin, başarılı çalışmalarıyla nerelere geldiğini ve edebiyatımıza neler kazandırdığını gördüm..

1 kasım 2006 günüde Blogtaki iletişim kutusunda o beni bulmuştu, sanal yönden bir iletişim kurmuştuk, son haberleri aldık birbirimizden ve bana son yazdığı kitab SEVDA ZAMANA SIĞMAZ' ı  imzalayıp gönderdi. kendisine tekrar teşekkürler..

Atça'yı.. Atçalı kel mehmedi ve Atça'nın kurtuluş savaşında mücadele edene ezilen  halkın iç ve dış düşmanlara karşı mücadelesini, sıkıntılarını ve bu yıllarda ki sevda dolu günleri anlatan bu kitabı bir çırpıda okudum, çok akıcı ve berrak bir anlatımla yazılmış, son günlerde'' Çılgın Türklerden'' sonra bitirmeden başucumdan ayıramadığım bir kitap oldu.

Bizlere ve edebiyatımıza bu güzel eserleri kazandırdığın için..

Teşekkürler sevgili dostum İsmet Nadir Atasoy..Teşekkürler.

 

 

img243/406/ariv011gw4.jpg

 

 

img97/128/ariv009dt0.jpg

 

  Basında.... İsmet nadir Atasoy  ve Atça

Türkiye'nin Paris'i Atça

Bugun 5 kez okunmuşAydın'ın Sultanhisar ilçesine baglı, fakat bağlı bulundugu ilçeden daha çok nufusu bulunan, Atçalı Kel Mehmet'i ve şehir planı ile ünlü küçük, şirin bir kasabadır Atça.

Şehir planın Paris'in bir kopyası olmakla birlikte, sokaklarının temizligi ve yeşilin bollugu ile dikkatleri çeker. Bu şirin yerin sınırları bir çember şeklinde çizilmiştir. Birbiri ile 45 derece açı yapacak şekilde düzenlenmiş sekiz ana cadde ve bunları dik kesen küçük sokaklardan oluşmuştur. Yukarıdan bakıldıgında dilimlenmiş pizza'yı andıran bu planda çemberin yani yerleşim biriminin merkezinde yeşilliklerle çevrili yine yuvarlak olarak dizayn edilmiş bir park bulunur. Yerleşim biriminin merkezi de parkın tam ortasında bulunan havuzun merkezindeki fiskiyedir. Paris'in planına oranla bahsi geçen parkın bulundugu yerde Paris'te Eyfel Kulesi bulunur. Turkiye'de bu şekilde tasarlanmış ilk ve tek yerleşim birimi özelligini taşır.
Ayrıca çilek üretimi ile de Türkiye'de ilk sıraları zorlayan bu küçük kasabada her yıl geleneksel olarak düzenlenen uluslararası çilek festivali yurt dışından bir çok turist'i çekmeyi başarmıştır.
 

'Kayıp' yazarların peşinde

'Kayıp' yazarların peşinde
Atasoy: Sahafların tozlu raflarında unutulan bu kitapları, Türk okuruyla yeniden buluşturmak en büyük mutluluğum.
Moralızade Vasaf Kadri'nin 'Kadınlar Komitesi'ni de Türkçeye kazandıran İsmet Nadir Atasoy, 'İlk baskısı 1914 yılında yapılmış bu eserin yazarı hakkında tek satırlık bir bilgi yok ne yazık ki' diyor

08/02/2004 (295 defa okundu)

DERVİŞ ŞENTEKİN
İSTANBUL - "Ankara seyahatlerimden birinde, bir sahafın tozlu rafları arasında 'Aşk İhtiyacı' adlı Osmanlıca yazılmış bir kitap buldum. Yazarı Orhan Mithat bugüne kadar hiç duymadığım bir isimdi; kitabı aldım. Eve gelir gelmez okumaya başladım. Okudukça kitap beni içine çekmeye başladı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerini anlatması bakımından oldukça ilginçti. Kitabın bir ilginç yanı da, bir erkek yazarın zamanın kadınlarının dünyasına bu kadar vakıf olabilmesiydi. Kitabı sadeleştirerek günümüz Türkçesine çevirdim" diyor İsmet Nadir Atasoy.
Ve kitabın yazarıyla ilgili bilgi aramaya başlar. Baktığı hiçbir ansiklopedide Orhan Mithat adına rastlayamaz. Türk yazarlarıyla ilgili basılmış ulaşabildiği bütün antoloji ve kitapları karıştırmasına rağmen yazarla ilgili bir bilgiye ulaşamaz. Atasoy, "Orhan Mithat'ın kim olduğu, sonunda Oral Çalışlar tarafından ortaya çıkarıldı" diyor. Derken, bir başka seyahat sırasında ve yine bir sahafın tozlu raflarında Osmanlıca yazılmış 1914 basımı bir başka esere rastlar Atasoy: 'Kadınlar Komitesi'. Bilinmeyenin her zaman insanı kendine doğru çektiğini belirterek, "Sanırım beni biraz daha fazla çekiyor -ya da bana daha sık tesadüf ediyor.
'Kadınlar Komitesi'nin yazarı Moralızade Vasaf Kadri ile ilgili de herhangi bir bilgiye rastlayamadım" diyor.
Moralızade Vasaf Kadri, romanında paraya kurban edilen aşkları ve bu eksende gelişen entrikaları sergilerken, o dönemin İstanbul'una da ayna tutuyor. "Romancılığımız bilinecekse ve gelecek kuşaklara aktarılacaksa, Moralızade ve eseri göz önüne alınmadan, değerlendirilmeden, sağlıklı bir sonuca varılacağı söylenemez" diyor Atasoy.

'Akademik eğitimim yok'
İsmet Atasoy'un Osmanlıca öğrenmesi de oldukça ilginç. 1967 yılında hava astsubayı olarak Türk Hava Kuvvetleri'nde göreve başlar. Devamını Atasoy'dan dinleyelim: "Osmanlıcayı bir askerimden öğrendim. Askerim terhis olduktan sonra da iki yıl süreyle yazmayı öğrenebilmek için Osmanlıca olarak yazıştık. Şunu hemen belirtmeliyim, akademik bir eğitimim yok. Şöyle geriye dönüp baktığımda tam on beş yılımı Osmanlıca ile haşır neşir görüyorum. Seyahat maksadıyla gittiğim şehirlerdeki sahaflardan topladığım çok hoş diyebileceğim bir koleksiyona sahibim. Sahafların tozlu raflarında unutulan bu kitapları onlarca yıl sonra Türk okuyucusuyla yeniden buluşturmak ise en büyük mutluluğum."
Kadınlar Komitesi, Moralızade Vasaf Kadri, Berfin Yayınları, Çeviren: İsmet Nadir Atasoy

 


Rübaiyat-ı Ömer Hayyam
İsmet Nadir Atasoy

Düşünüyor, anlamaya çalışıyorum seni
Hayyam !
Haklısın çok yerde.
O zamandan bu zamana
Ne değiştirebildin ?
Bundan sonra ne değiştirebileceksin ?

 

 

VECDİ ERBAY

Berfin Yayınları'ndan çıkan "Şişli Hayatı" adlı romanı, 80 yıl önce yazılan bir romanın nasıl olabileceğini merak ettiğim için okumaya başlamıştım. Doğrusu elimden bırakamadım. Yayınevi Orhan Mithat'ın "Aşk İhtiyacı" adlı bir başka romanını daha yayımlamıştı. Onu da aynı keyifle okudum.

Peki ama, Türkiyeli yazarların romancılık alanında kat ettiği mesafeye tanık olma, Osmanlı'nın son döneminde tartışılan kimi konuları bugünün gündemiyle karşılaştırma imkanı veren romanların yazarı Orhan Mithat kimdi?

Kitapları Osmanlıcadan çeviren İsmet Nadir Atasoy, "Aşk İhtiyacı"nın sunu yazısında,"Yaptığım tüm araştırmalara rağmen yazarla ilgili ne bir ansiklopedi, ne de bir antolojide herhangi bir kayda rastlayamadım. Hayatı ve eserleriyle ilgili bir bilgiye ulaşmam mümkün olmadı" diyor. Atasoy, bütün araştırmalarına rağmen, 1927 yılında Osmanlıca yayımlanan "İstanbul Nasıl Eğleniyordu" adlı kitaptan, Mithat'ın "Hıyanet" adlı bir kitabının daha olduğunu öğrenebiliyor sadece. "Aşk İhtiyacı" yayımlandıktan sonra Oral Çalışlar ortaya çıkarıyor Mithat'ın yakınlarını. Ve güzel, heyecanlı bir rastlantı gibi, "Şişli Hayatı"nın sunuş yazısını, yazarın kızı İnci Barbaros Gürel yazıyor. Babasını anlatan Gürel sayesinde, yazarın avukatlık yaptığını, çevirmen ve ressam yönünü de öğrenmiş oluyoruz. Bir de babasının ne denli çapkın olduğunu sezdiriyor Gürel. "Aşk İhtiyacı" ve "Şişli Hayatı" bu konuda ipuçları veriyordu zaten.

Orhan Mithat, Halide Edip, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi gibi yazarlarla aynı tarihlerde yayımlıyor romanlarını. Bu yazarlar iyi kötü tanınıyorlar bugün. Ama nedense Orhan Mithat unutulmuş bir yazar. Yazarlık hünerlerini karşılaştıracak değilim elbette, ama Mithat gibi başka yazarların da unutulması, bir dönemin edebiyatını tam anlamıyla kavrayamamak anlamına da geliyor. Dolayısıyla İsmet Nadir Atasoy'un çalışmaları, bir dönemin edebiyatını araştırmak isteyenlere önemli bir olanak sağlıyor.

Aşk, iki kitabının başlıca konusunu oluşturuyor Orhan Mithat'ın. Ama dönemin sosyal koşullarını, cinselliği, Osmanlı'nın son yıllarını, Avrupa'yla ilgili düşüncelerini aktarmadan da yapamıyor yazar. Hatta benzer konulara değinirken, kimi bölümlerde roman yazdığını bile unutuyor. Yayımlanan ilk romanlarından biri olan "Şişli Hayatı" bunu çok iyi gösteriyor.

Şişli'nin kadınları

"Şişli Hayatı", aşk ve kadınlar konusunda deneyimsiz genç Halim'in, evli bir kadınla yaşadığı imkansız aşkı anlatıyor. Ailesinin tutucu yapısı, deneyimli arkadaşı Nazif'in bütün uyarılarına karşı kendini kadının cazibesine kaptıran Halim, onun uğruna her şeyini feda edecektir. Ne ki sonu, büyük aşkına rağmen hüsran olacaktır.

Mithat, genç Halim'in aşkını anlatırken, dönemin sosyete semti Şişli'de oturan kadınlar hakkında tespitlerde bulunuyor sayfalarca. Elbette hiç iyi şeyler düşünmüyor. "Esasen Şişli muhitinin serbestliği, birçok kadınlarının, bilhassa sarışın kadınlarının erkekten sakınmayı hatırlarına getirmedikleri gibi; göğüslerini, hatta kocalarının yanında göğüslerinin birleştiği yeri ve kollarını dirseklerine kadar açmaları, daha çok dikkat çekebilmek için kalçaları büsbütün meydana çıkaran beli düşük kemerli manto giymeleri, pervasızlıkları sayesinde bu türlü maceralar alışkanlık halini almıştı." Bu uzun cümle, Mithat'ın Şişli'de kadınlar hakkında ne düşündüğünü gösteren en öfkesiz tespit.

Avrupa'yla ilgili düşünceleride var Mithat'ın. Avrupa'nın bir ahlaki çöküntüye neden olacağına çok inanıyor. Bunu sıkça dile getiriyor. Özellikle romanda iğreti duran "Sosyete Hayatı" başlıklı bölümün tamamını, Avrupai olmanın nasıl birşey olduğunu göstermek için ve abartmaktan kaçınmadan yazmış. 80 yıl önce yayımlanmış romanın bu bölümü, Türkiye'de bazı düşüncelerin nasıl sabit kaldığını da gösteriyor.

Öte yandan cinselliği şaşırtıcı derecede cesurca ele alıyor Mithat. Cinsellikle ilgili kimi bölümlerde iyi bir gözlemci ve iyi bir anlatıcı olduğunu gösteriyor. Cinselliğin, bastırıldığı tutucu ortamlarda bile nasıl boy verdiğini çarpıcı olaylarla anlatıyor.

İlahi adalet

"Aşk İhtiyacı"nın konusu da aşk. Ama bu kez görücü usulü evliliklerin mutsuzluğu ve aldatma dahaön planda. İri yarı, güçlü erkeklerden hoşlanan Saadet, narin ve nazik Vehbi ile evlenir görücü usulü. Vehbi ise ince kadınlardan hoşlanır ancak Saadet tombulcadır. Bir türlü birbirlerine ısınamazlar. Bir süre sonra Saadet yakın akrabası Semiha'nın kocası Macit'le kocasını, Vehbi ise piyano öğretmeni Eleni ile karısını aldatacaktır. Dördünün de sonu trajik olacaktır. Geleneklerden uzak düşmüş bu kişilerin sonunu ilahi adalet olarak değerlendirecektir yazar.

Romanlardaki bu trajik sonlar şaşırtıcı değil aslında. Mithat, yoldan çıkmış ve sevmediği çok belli karakterleri anlatıyor sonuçta. Bir de şu var: Mithat, trajedinin okur üstündeki etkisinin farkında. Galiba biraz da bu yüzden trajik sonu göstere göstere hazırlıyor.

Değişik konulardaki düşüncelerini, kimi zaman romanın önüne geçmek pahasına paylaşıyor okurla. Uzun, ama hiçde sıkıcı olmayan tasvirlerle İstanbul'un bir dönemini betimleyen Mithat, daha çok diyaloglara yaslanarak aktarıyor kahramanlarının düşünce dünyasını ve psikolojisini. Bunda başarılı olduğunu söylemek lazım. Ama bazen bunun kendisine yetmediği anlaşılıyor ve uzun mektuplarla kahramanlarının içdünyasını yansıtmaya çalışıyor. Örneğin "Aşk İhtiyacı"nda Saadet, romanda hiç yer almayan Azize adlı bir arkadaşına yazdığı 38 sayfalık bir mektubunda, daha önce okuduklarımızın tümünü kendisi yorumlayarak özetliyor. Vehbi de romanda adı hiç geçmeyen Refik'e 25 sayfalık bir mektup yazıyor aynı nedenle. Daha çok ağdalı bir dili olsa da mizahı elden bırakmayan bir yazar Mithat. "Şişli Hayatı"nın ilk bölümü tamamen mizahtır örneğin.

Hem "Aşk İhtiyacı" hem de "Şişli Hayatı"nın kahramanları çağdaş değil. Romanların kurgusu da öyle. Amabu iki kitap, hem çağdaş insanı, hem de çağdaş romanı haber veren çalışmalar. Kendi adıma söyleyecek olursam, yazar Orhan Mithat'la ve anlattığı dünyayla tanışmaktan sevinç duydum...


21/3/2006

KAPTI KAÇTI..

h1

                                                   Bayram yolculuğu

 

Hepimizde  yol yorğunluğuna rağmen bir sevinç,bir neşe vardı ,Kayseri'den çıkalı 8 saat olmuştu İçimiz bu bayramı memleket'te geçirme özlemi  içimizde yanıp tutuşuyordu. Eskişehir'den sonra dağlar, bayırlar yeşermeğe başlamıştı, hele o mezgitlerde'ki renk cümbüşü, insanın için bir hoş ediyor, tertemiz havası  insanın çiğerlerini dolduruyordu.

Bizim emektar 77 model 131  de 13 yaşında olmasına rağmen bizi hiç yolda bırakmamıştı,Bursaya varmadan önce ki tepe de, yani baraj gölü  manzarası olan tepe de mola verip biraz dinlenmeğe karar vermiştik,çocukların da hem canı sıkılmış hem de karınları acıkmıştı.

Ağaçlar altında boş bir masa bulup arabayı yanına park ettik  ve arabada peynir, dometes,karpuz gibi bir şeyler çıkararak masamızı donattık büyük bir iştahla  atıştırırken ufak bir çocuk yanımıza gelip bizden tuzluk istedi,''hemen getiririm amca ''dedi.hatırlayamadığım bir iki laf daha etti, biraz sonrada tuzluğu getirdi, bizde bir dilim karpuz verdik ona.

Biraz sonra toparlanıp yola çıktık kesteli geçtikten sonra hanım bir sigara yakayım dediği anda ,

bir çığlık koptu, çantası yoktu, oraya bak buraya bak, bağaja bak. yok yok

Çantada biraz para ,15 kadar küçük altın, askeri ve öğretmen kimlik kartları,yüzük küpe vs..

 -eyvah yaptık biz bayramı dedim.!

Geri döndük,başladık mola verdiğimiz, oturduğumuz yatıp kalktığımız yerleri aramaya,

ta  Eskişehir'e kadar aradık yok.yok  Gece Eskişehir ordu evinde kaldık ve sabah tekrar ayni yerlere

bir kez daha bakarak geldik ve olayın İnegöl'den sonra olduğunu varsayarak Bursa kestel jandarmasına  başvurup çantamızın çalındığını bidirdik 

-tamam .! deyip gelişme olursa bildiririz dediler.

 Ve bir gün gecikmeyle  bayram arifesi akşamı susurluğa ,annemlere geldik.

Bayramın birinci günü susurluk'ta bayram yaptıktan sonra, ikinci günü Bandırmaya geldik Burada eş dost akraba derken,üçüncü günü bacanaklarda otururken , sabah bir telefon çaldı. Bursadan arıyorlardı.

 -Bey efendi Bursa kestel'den arıyoruz, Kayıp bir çantanız varmı, içinde ki adres defterinden size

ancak bu gün ulaşabildik,diğer telefonlarınız cevap vermiyor.dedi.

 -evet dedim çantayı tarif ettim.

 -tamam dedi ama içinde para falan yok ama kimlik ve sağlık karneleri var.

  -tamam dedim.ona şükür.

  -biz Bursa kestel orman müdürlüğündeyiz,çantanızı gelip alın.dedi.

   Hemen ilk otobüsle kestele gittim. Orman bölge müdürlügünde görevli arkadaşlardı, çantayı bulan.

  - Biz dediler ''göreve geliyorduk, belediye otobüsünden indikten sonra, otobüs hareket ederken,bir    çocuk   tarafında çöp bidonuna doğru bu çanta atıldı, sonra ötobüs gitti, biz olayı çanta dikkatimizi çekip onu aldıktan sonra farkettik çalınmış olduğunu.anca ulaşabildik size''.

  Çantada ki para,altın ve para edecek işe yarıyacak ne varsa alınmıştı, bereket kimlik ve sağlık karneler duruyordu.

 -arkadaşlara bu duyarlılıklarından dolayı  teşekkür ve şükranlarımı sunduktan sonra,bandırmaya döndüm.

  Çanta burada bulunduktan sonra işin aslı meydana çıkmış oldu, o gün tuz isteme vasıtasıyla yanımıza gelen çocuk bizi oyalarken, yanımızdaki arabanın içindeki hanımın çantası, başka bir çocuk tarafından çalınmış

ve ilk otobüsle ordan kaçmışlar ve otobüste aceleyle çantayı boşaltıp, keste durağında dışarı atmışlardı.

 o akşam hanım çantasına kavuşmanın buruk mutluluğunu yaşarken,çantanın dip köşesinde bulunamamış bir   küpesinin  tekini buldu.

15 yıl önce başımıza gelen bu olayı, bana şu anda yaşanan kap-kaç olaylar anımsattı.ama şu andakiler

  daha çok ve daha acımasız. bir gerçek'te varki ..yoksul kesim hızla çoğalıyor ve hızlı bir şekilde de ürüyor, anadoludan gelen binlerce eğitimsiz ve yoksul gençler büyük şehirlerde ki  tele-vole yaşantısının ve kurtlar vadisinin psikolojik etkisinde, her yola baş vuruyor. bilelim ki  bu kafayla gidersek biz, zor günlere gebe yarınlarımız.

                                                                                                                          

 

7/3/2006

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLAMASI

h1

 

                                                    NASIL  KUTLUYALIM

 

        Akşam işinden evine dönen adam, kapıyı gülerek açan karısına elindeki çiçekleri uzatarak

 

  - Hayatım biliyorsun ya.. bu gün dünya kadınlar günü, bunları senin için aldım.

     yanağına bir öpücük kondurarak,

  - ay teşekkür ederim, der kocasına kadın.

  - ama nasıl kutluyacağıma karar veremedim, özel kutlamamı yapalım yoksa resmi devlet

     kutlamasımı..

  -  hınzır der kocasına, anlamlı bir şekilde gülerek özeli anladıkta, resmisi nasıl oluyor onu anlamadım.

  -  ah hayatım der kocası, sen bugün beyazıt meydanındaki kadınlar gününde resmi devlet 

     kutlamalarını seyretmedinmi..

                                                                                          9.mart.2005